
Her yazar, kitaplarına kendini de saklar. Ama gün gelir satır aralarında anlatmaktan vazgeçer kendisini. Artık yaş kemale ermiştir. Yaşadıkları, yaşayamadıkları, düşleri, gerçekleri… Hesaplaşma zamanıdır. Paul Auster’ın kendi hikâyesine dönerek yazdığı Kış Günlüğü, sıradan bir yaşamöyküsü değildir, usta bir kalemden çıkmış roman gibi bir yaşamdır. Yazar bu kitabı neden yazdığını kendi cümleleriyle şöyle açıklar: “Ne de olsa zaman azalıyor. Belki de şimdilik hikâyelerini bir yana bırakıp hayatının anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur.”

İlki 2006 yılında En İyi Animasyon Oscar’ı alan Neşeli Ayaklar serisinin ikinci filminin kitapları ÇIKTI… Dünya çapında ses getirmiş, birçok ödül sahibi Neşeli Ayaklar filminin ünlü step dansçısı penguen Mumble, yeniden aramızda. Üstelik bu kez küçük oğlu Erik ile birlikte! Ancak Erik diğer İmparator penguenleri gibi dans edemiyor ve bu topluluğa ait olmadığını hissediyor. İmparator Ülkesi’ni yeni tehlikelerin tehdit etmesi, herkesi yuvalarını korumak için hep birlikte çalışmaya ve dans etmeye yönlendiriyor. Acaba bir süre sonra yardım etmek için Erik de kendi özel yeteneğini bulabilecek mi?

Tenini suçlama sakın AŞK dokunana kadar Senin değildir O
Söz yazarı, senarist, yönetmen Mete Özgencil’in, beklenmeyen kitabı Zor Anahtarı, onu tanıyanlar için belki de sürpriz olmayacaktır. Yazarın Lirik Biyografi dediği bu eser, Mete Özgencil’in içini gösteren bir aynadır, aynı zamanda hepimizin kendimizi göreceği dev bir ayna. Ertelediğimiz, sakladığımız, söyleyemediğimiz, belki korktuğumuz, belki utandığımız iç sözler, çoğu zaman üç-beş satırla ve Murat Savaşkan’ın o sözlere çok uyumlu eşsiz resimleriyle, kitap sayfasından yüzümüze yansıdığında derinliklerimizde mutlaka bir şeyler hissedeceğiz. Tam Mete Özgencil’e yakışır, bizleri çıplak bırakacak sözler.. Candan Erçetin’in Yalan şarkısının sözlerinden, Umay Umay, Hande Yener, Nilüfer, Tarkan gibi birçok yorumcunun albümlerine verdiği söz ve müziklerden ve 2001 yılında kendi adını taşıyan ”Olmalı” albümünden, Mum Kokulu Kadınlar filminden, dillere düşen pek çok şarkıdan, seyrettiğimiz onlarca klipten tanıdığımız müzik dünyamızın duayenlerinden Mete Özgencil, bildiğimiz dünyasının görünmeyen gölgelerini bu kitabıyla bize gösteriyor. Kendimizi (yüreğimizi) çıplak görmeye hazır mıyız?

İspanyolcanın Don Quijote’den sonraki en büyük başyapıtı! Her yolu kullanarak istediği her şeyi elde eden toprak ağası, kötülüğün ta kendisi Pedro Páramo… Ölüm döşeğindeki annesinin -Marquez’in Macondo’suna esin kaynağı olacak- hayaletli köy Comala’ya babasını aramaya gönderdiği Juan Preciado… Pedro Páramo’nun çocukluk aşkı, bütün ömrünce tutkuyla sevdiği Susanna San Juan… Ve hem Meksika edebiyatının hem de bütün İspanyolca edebiyatın temel taşlarından Juan Rulfo’nun tek romanı: Pedro Páramo.

“Evlâdım sen sırlar mezarlığını bilir misin?..” “Hayır, Sultanım.” “O zaman git ara, bul, öyle gel!” “Tamam Sultanım, emriniz başım üstüne…” Her şey, rüyadaki bu sözlerle başladı… Sırlar Mezarlığı nedir, nerdedir, nasıl bulunur, bulununca ne olacaktır? Akif için bu soruların cevabı yoktur ama büyük bir merak içindedir. Rüya deyip geçse mi, yoksa Sultanın bir hikmeti vardır diye düşünse mi, kestirememektedir. Bildiği, hissettiği, bir şeyler olacağıdır. Nitekim, Hacı Bayram-ı Veli camiinde cuma namazı sonrası, türbenin önündeki yaşlı bir adama gözlerinin takılıp kalması, dayanamayıp yanına gitmesi ve onunla tanışması olacak olan her şeyin başlangıcıdır… Kendisi söylemeden Akif’in adını bilen yaşlı Aşık Dede, her sözü ve hareketiyle şaşırtacaktır. “Sen Sırlar Mezarlığı’nı aramıyor muydun, gel peşimden..” diyen Aşık Dede, Akif’i bir ay boyunca beklemiştir. Akif’i, Muhabbethane dediği kahvehaneye götürür, oysa Akif, Hacı Bayram-ı Veli camii avlusunda hiç böyle bir yer görmemiştir. Herkesin göremediği bu muhabbethane de, bu zamanın dışında bir atmosfer, farklı bir hava ve yine bu zamanın insanlarına benzemeyen insanlar vardır. Ve burada, zaman durmuş gibidir. Ne saat çalışır, ne cep telefonu. Yine bu ilginç mekanda tek kapı vardır: Bab-ı Alem kapısı… Geçmiş ve geleceğe açılan zaman kapısı… Bundan sonrası için her şey fırtına gibi gelir… Zaman yolculukları, Evliyalar Konseyi, Türkiye’nin başına gelecekler, ilk kez duyacağınız geleceğe dair öngörüler, Görünmez Orduların bütün insanlığı etkileyecek olan savaş hazırlıkları, Sırlar Mezarlığı.. Bu kitabı okurken soluğunuz tutulacak ve kendinize kolay kolay gelemeyeceksiniz.

Ayrılık düşer bazen yolumuzun üzerine… “Kimin Bu?” der, hemen alırız yerden. Halbuki almasak, tutmasak, sahibi için saklamasak bize yapışacak, bizi kovalayacak değildir. Peşimize düşecek değildir. Zira o bize aşık değildir. Lakin insan, bir yönüyle hep gitmeye müpteladır. Gelip ayrılık onu bulmasa da o gider, mutluluk sarayının kapılarını kırar, ayrılığı bulur. Bu roman sanıyorum biraz da bunun öyküsü. Yani bile bile yaşanan, aranılan, arzulanan, ayrılıkların öyküsü. Hüsnün değil, hüznün öyküsü…

Aşk, gittiğin her yerde seni takiptedir; anlık arzunu ve niyetini bilir! Kendine ve ona söylediğin yalanları… Duyar! O an hangi yüzü seçeceğini asla bilemezsin! Ve sihirli bakışını görmeden gözlerini tanıyamazsın! O’na dokunamazsın! Çünkü kalmak için uğramamıştır! Tek dileği… Seni alev alev tutuşturmak olan bir ilah gibi! Bir bakışıyla yok etmeye hazır… Ruhunu senden alıp kendine katarak gülümser ve en uygun açıyı bekler. Kalbini Sonsuz’a dek yakabilmek için! O, sensin! “Bekleyen”… Kavuşmaya cesaretin var mı? Sorular susmayacak; çünkü ruhun her şeyi biliyor. Hatırlamaya cesaretin var mı? Uyarı! Bu film, Aşk’a dair gizlenmiş gerçekleri işlemektedir! Sonsuz Aşk üçlemesinin üçüncü kitabı, C.u.r.r.a.j.’ı keşfe bir davettir! Robotik bilinçlerde arıza yaratabilir; yasak elmadan korkanlara önerilmez! Cesur olanlar için bir anlaşmadır! İnancın, imzandır!

Dünyadaki hiçbir savaş haberlerdeki, TV görüntülerindeki gibi olmamıştır. Mermiler parçalar, yaralar, sakatlar ve öldürür. Orada olmak, asker olarak çatışmanın tam ortasında olmak başkalarına nasıl aktarılabilir ki? Adları ne olursa olsun askeri “Mehmet” diye biliriz. Oysa askerler de hepimiz gibi birilerinin evlatları, kardeşi, nişanlısı ya da babası olan adı sanı belli insanlardır. Mehmedin Kitabı’nı böyle 42 genç insan yazdı. Onlar askerliklerini 1984-98 arasında Güneydoğu’da, Olağanüstü Hal Bölgesi’nde yaptılar. Başlarından geçenlerin muhasebesini sizlerle paylaşma cesaretini göstererek bu kitabı yarattılar. Mehmedin Kitabı sosyolojik ya da politik değerlendirmeler yapmayı amaçlamıyor. İsteyerek ya da istemeyerek kendilerini çatışmanın ortasında bulan kanlı canlı insanların sesini topluma duyurmak, yaşananlara onların baktığı yerden bakılmasını sağlamak bu kitabın amacı.

Bir ulus, 12 Eylül 1980 öncesi, bağımsızlık duygusunu yitirsin diye kan denizine itildi. Tam 12′den vuruldu çocuklarımız, aydınlarımız. Yurttaşlarımız, vatan hainliğinden tutun yurt yıkıcılığına kadar birçok uyduruk suçla yargılandı, soruşturuldu. Hazır bir kuşak darağacına çıkarılmışken sinsi çakallığın av partisi sürdü. Seçkin insanlarımız evlerinin önünde tek tek avlandı, havaya uçuruldu. Kan Denizindeki Mercek, neredeyse çocuk yaşından beri yanından, önünden hep arkadaş, tanıdık, sevdik tabutları geçmiş; ağabeylerine, ustalarına, öğretmenlerine yapılan haksızlıklara tanık olmuş bir kuşakta yaratılan derin yaranın sızısına tuz basmak gibi bir şey… Gazeteci zamanının tanığıdır, tanıkları ile birlikte… Bu kitap, öldürümlere tanıklıktır.

Kendi kaderini yaşa… Başkalarının sana çizdiğini değil. Yetmişli yılların sonlarında okumak için Amerika’ya giden Cem, kendinden yirmi yaş büyük striptiz dansçısı Maria’yla bir ilişkiye girer. Bu birliktelikten hamile kalan Maria bebeği aldırmaya yanaşmaz ve ona kendi yoluna gidebileceğini, çocuğunu tek başına büyüteceğini söyler. Bu zoraki babalığın omuzlarına yüklediği sorumluluğun altında ezilen Cem, Maria’nın bir süre sonra fikir değiştirip bebeği henüz doğmadan varlıklı bir aileye evlatlık vermesiyle biraz da olsa rahatlar ve tahsilini tamamlayıp Türkiye’ye dönerek her şeyi unutur. Aradan otuz yıl geçmiştir. Artık o, çok satmasa da romanlar yazan, pek gişe yapmasa da filmler çeken bohem bir sanatçıdır. Geçmişiyle, ailesiyle, dostlarıyla, yürütemediği ilişkileriyle bir hesaplaşmaya girişmiş ve bunun tam ortasındayken de babasının kanser olduğunu öğrenmiştir. Bu ona, kendisinin de yaşlanmakta olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlatır ve ruhunu sarıp sarmalayan varoluşsal bunalımdan sıyrılabilmenin yolunun kendisine karşı dürüst olmaktan geçtiğini keşfederek geçmişiyle yüzleşmeye koyulur. Oysa geçmiş onunla hesaplaşmak için çoktan yola çıkmıştır bile. Nehirde Kayan Yıldızlar’da Hakan Karahan bize kendimizle barışabilmenin ve yüzleşebilmenin formülünü armağan ediyor. Mutluluğun ve mutsuzluğun ötesine geçip hayatın “farkına varmayı” istiyorsanız bu romanı okuyun ve yeniden yaşamaya başlayın. Kaldığınız yerden…